| | Üretsiz Blog oluştur

RİFAT SAĞLAM. Web siteme hoş geldiniz.

Yazılar

HİCRİ YILBAŞI

Bu gün Hicri takvimin ilk günü.  Yani 1  Muharrem. Dün gece Hicri yılbaşı idi. Müslümanların yılbaşından acaba, batının yılbaşı gecesi kadar haberdar olduk mu? Bu gece bir programımız, planımız, muhasebebimiz, en önemlisi bu gecenin farkındalığı zihinlerimizde oluştu mu? Umarım oluşmuştur. Fakat üzülerek müşahade ediyoruz ki, öz değerlerimizden uzaklaşmanın  hazin manzarası içindeyiz.

Allah bizlere fırsatlar, bayramlar,  ilahi mevsimler  veriyor, veriyor… Fakat bulutların geçip gittiği gibi fırsatları birbir geçiriyoruz. Çevremiz, basılı ve görsel medya, internet şu bu… İlahi fırsatları değerlendirmeye  dahası haberimizin bile olmasına müsaade etmiyor.

Senenin ilk ayı yani “Muharrem” haram (hürmete, saygıya layık) aylardandır. Haram aylar, hürmete lâyık aylar (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb). Bu aylarda savaş yapmak yasak olduğu için bu adı almıştır.

Câhiliye devrinde Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı. Bu aylarda panayırlar kurulur, şiir yarışmaları yapılır; yahudiler, hristiyanlar ve puta tapıcılar dinlerini yayarlardı. Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için "Ficâr savaşı" denirdi. Peygamberimiz (s.a.s.)'in yirmi yaşlarında iken, Kureyşlilerle Hevâzin kabilesi arasında yapılan Ficâr savaşlarına katıldığı rivâyet edilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu savaşta kimsenin kanını dökmemiş, yalnız atılan okları toplayıp amcalarına vermiştir.

Haram aylarda savaş yasağı islam ümmetinden kalkmıştır. Ayların mukaddesliği devam etmektedir.

Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

VAKIF MI? O DA NE!

Etrafımda nice gençlere hatta üniversite tahsili yapmış nicelerine sordum, bir cevap alamadım.

 

Ecdadımız kıymetli eşyalarını, sevdikleri şeyleri öbür dünyaya götürebilmek için hep vakfetmişler. Vakfedilen bu kıymetli vakıflar devlet tarafından korunur imiş. Vakıfların dokunulmazlığı vardır.  Bu vakıfların tek gayesi insanlığa hizmettir. Fakir ama okumak isteği ile yanıp tutuşan çocuklarımız bu vakıflar tarafından okutulurmuş. Fakir Müslümanların tedavi olması için vakfedilen hastaneler ecdadımızın yardım severliğinin delilidir.

 

Cumhuriyet dönemine kadar vakıflar vakfedilme maksatlarına uygun kullanılmış. Ama ne zaman ki millet kültüründen, asırlarca kullandığı harflerinden ve bunun sonucu olarak geçmişinden koptu, vakıfları savunacak, onlara sahip çıkma şuuruna sahip nesil kayboldu. O zaman bundan fırsat bulan birileri vakıfları devlet idaresine geçirme kararı çıkardı. Bu karar vakıfların yağmalanmasına atılan ilk adımdı.  Ve devamı da gelecekti.

 

Vakıfların devlet idaresine geçmesinin hemen ardından, yurt genelinde özellikle İstanbul’da binlerce vakıf satılığa çıkarıldı.

 

Müslüman’larda din ve iman şuuru var ki; “ O vakıflar alınmaz. Onlar da yetimin hakkı var. Onları alsak iki yakamız bir araya gelmez “ diyerek vakıfları satın almadılar. Bu sefer bunları yurtta yaşayan Ermeniler, Yahudiler aldılar. Bu gün kapalı çarşıdaki dükkanların çoğu zamanında vakıf idi. Gidin sahibini araştırın bir Yahudi yada Ermenidir. Ve bu vakıflardan kazanılan paralar İsrail’e ve onun güdümündeki diğer ülkelere gönderilip İslam aleyhinde kullanılıyor.

 

Cami olarak vakfedilip diskoya çevrilen, Sirkecide tren istasyonunun karşısındaki Cami bunun örneklerindendir.  Ama daha sonra Eminönü belediye başkanlarından biri bunu tekrar eski haline, camiye çevirmiştir. Bu cami hali hazırda Sirkeci tren istasyonunun karşısındadır.

 

Bu gün o vakıflar mevcut olsaydı, ülkedeki fakirliğin konumu çok daha başka olurdu. Vakıfların yağmalanmasından sonra neredeyse ülke genelinde vakıf ve vakıf kültürü diye bir şey kalmadı. Daha sonra İstanbul’da açılan ilk vakfı 1955 yılında Emine İnanç hanım gerçekleştirdi. Bu vakıf Türkiye genelinde ise altıncı sıradadır. Ben naciz kardeşiniz de tahsil hayatının bir kısmında Emine İnanç vakfında kaldım.

 

Vakıflara bir de levha halinde bir vakfiye asmış ecdadımız.  Bu vakfiyeleri okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor..  Sözleri değişik değişik olsa da, anlamları aşağı yukarı bütün vakıflarda aynı olan bu vakfiyelerde vakıfları hayırla kullanan ve devam ettirenlere dualar edilmiş, onları değiştiren ve ortadan kaldıranlara ise beddualar edilmiş. Bu bedduaları okuyunca, millet olarak nereden ve daha kim bilir nerelerden ne beddualar almışız diyor insan. Yazımı Kanuni Sultan Süleyman’ın bir vakfa astırdığı Vakıf Bedduası ve Vakıf Duası ile bitirmek istiyorum.


Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesi'ndeki vakıf bedduası şöyle:

"Allah'a ve Ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Mâlik (Cehennem bekçisi melek) onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez..."

VAKIF DUASI
"Her kimse ki; Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin...

KUR’ANDA KADIN DÖVMEK VAR MI?

Evlilikler zaman içinde sorunlar ile karşılaşabilmektedir. Bazen durum kadının şiddet görmesine kadar gitmektedir. Daha da ötesi söz konusu kadına yönelik şiddet kuranı kerimde yer alan bir ayete dayandırılmaktadır. Kadının kocası tarafından dövülebileceği yetkisinin erkeğe Allah tarafından verildiği savunulmaktadır.

 

Bahis mevzu ayet, nisa suresinde yer alan 34. ayettir. Hemen her yerde görebileceğimiz, neredeyse bütün meallerde ayetin anlamı, kadına yönelik dövme eylemine izin verildiği şeklindedir.  Ayetin meali şöyledir:

 

(NİSA suresi 34. ayet) Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için Saliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. (Diyanet Meali)

 

Bu ayetin hemen hemen bütün tefsir ve meallerinde hataya düşülen üç tane kelime vardır. Bunlar (kavvaam) yönetici;  (nuşuuz) baş kaldırı, (vadribüühünne) onları dövün kelimeleridir. Ve üçü de asırlardır ne yazık ki yanlış anlamlandırılmıştır. Bu kelimeler yanlış çevirilince, kadına yönelik şiddetin kaynağı olarak bu ayet gösterilegelmiştir.

 

Ben bu yazımızda bu üç kelimeden (vadribüühünne) onları dövün diye anlam verilen kelime üzerinde durmak ve muhtemel anlamlarını bildirmek istiyorum.

 

 Bu kelime üzerinde incelemeye geçmeden önce karı koca ilişkisi üstüne Kuran’ın bir değerlendirmesini hatırlatmak isterim. Rum suresi 21. ayette şöyle geçer: “Kendileriyle rahatlayıp huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir. Düşünen bir toplum için bunda işaretler vardır.” Görüldüğü gibi evliliğin amacı sevgi ve merhamete dayalı huzurdur.

 

Her hangi bir Arapça sözlüğe baktığınızda (Darabe) kelimesinin onlarca anlama geldiğini göreceksiniz. Nasıl ki Türkçemizde bir kelime, birden çok fazla anlamlara gelebiliyorsa, aynı özellik çok daha fazlasıyla Arap dilinde de vardır. Biz bunlara vucuh kelimeler diyoruz. Daha ilk okul sıralarda iken öğrendiğimiz (yüz) kelimesini düşünün. Rakam olan yüz, insanın yüzü, deriyi yüzmek, denizde yüzmek bütün bu anlamlar tek kelime ile ifade edilir: Yüz.  Aynı bunun gibi (Darabe) kelimesi de Arapçada içinde en çok anlam barındıran kelimelerden birisidir.

 

Nisa 34’te yüce yaratıcı bu kelimeyi kullanmakla bir mucizeyi daha bizlere göstermiş olup; Kuranı Kerimin bütün zamanlara ve bütün insan psikolojisine hitap eden bir kitap olduğunu bir kere daha anlıyoruz.

 

Otuzdan fazla anlamı olan bu kelimenin en meşhur anlamları şudur: Vurmak, dokundurmak, iki şeyi ayrı ayrı yerlere koymak, dışarı göndermek, çıkarmak. (Bakınız İbn Mansur, Lisanul Arab, Darb Maddesi)

 

Mesela raad suresi 17. ayette de “Allah örnekleri böyle açıklar” derken bu kelime kullanılmış ve açıklamak olarak tercüme edilmiştir.  Eğer burada da dövmek olarak mana verilecek olursa çok saçma bir cümle meydana gelirdi.

 

O zaman söz konusu ayeti kerimeye (Darabe) kelimesine;  gerek Peygamberin sahih sünnetine, gerek islamın ve kuranın genel mesajına uygun olarak mana verdiğimizde ayetin anlamı şu şekilde olacaktır:

 

 Erkekler, kadınları gözetip kollayıcıdırlar. Şundan ki, Allah insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır ve erkekler mallarından bol bol harcamışlardır. İyi ve temiz kadınlar saygılıdırlar. Allah’ın kendilerini koruduğu gibi gizliliği gereken şeyi korurlar. Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara önce öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları evden çıkarın/bulundukları yerden başka yere gönderin. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, sınırsızca büyüktür. (Nisa 34)

BİLEREK GÜNAH İŞLEMEK


Günah işlemekte ısrar, çok tehlikelidir. Günah işlemeye kastetmek, az işlese dahi, ısrar etmek olur. Kastetmek, niyet etmekle, irâde etmekle ve karar vermekle olur.
Tevbe ederken, günah işlediğine pişman olup üzülmek, günahtan hemen vazgeçmek ve bir daha yapmamaya karar vermek şarttır. Bu üç şartı yapmadan, yalnız dil ile tevbe etmek, yalancılık olur.
Küçük günahlara ısrar etmek, büyük günah olur. Bir büyük günahı bir defa yapmaktan daha büyük olur. Tevbe edince, büyük günah da af olur. Küçük günahı basit görmek, büyük günahtır.
Küçük günah işlediğini söyleyerek övünmek, büyük günah olur. Küçük günah işleyince de Allah-u Zülcelal’den ve azabından korkmak lazımdır. Allah-u Zülcelal’den utanmazsa ve azap yapılacağını düşünmezse büyük günah olur.

Tevbeyi geciktirmemeli

Bunun için bir günah işlenince hemen tevbe, istiğfar etmelidir. Tevbeyi geciktirmemelidir. İstiğfar etmek, (estağfirullah) demektir. Tevbe, haram işledikten sonra, pişman olup Allah-u Zülcelal’den korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir.
Günahtan hemen sonra tevbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmek de büyük günahtır. Bunun için de ayrıca tevbe etmek gerekir. Kur'an-ı Kerim’de mealen buyuruluyor ki: “Allah çokça tevbe edenleri sever.” (Bakara; 222)
“Ey İman edenler! Samimi bir tevbe (tevbe-i nasuh) ile Allah’a dönün.” (Tahrim; 8)
Nasuh kelimesine yirmi üç mana verilmiştir. Bunlardan en meşhuru, günahlara pişman olup istiğfar etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir.
Tevbe eden bir kimse, herhangi bir günahı adet haline getirmezse Allah-u Zülcelâl onun tevbesini kabul buyurur. Allah-u Zülcelâl her günahtan dolayı kulunu hemen hesaba çekmez. Ona tevbe imkânı ve mühlet verir. Bu, Allah-u Zülcelal’in bir rahmetidir. Merhametinin bir göstergesidir.

Günahını açıklamak günahı

İşlenen günahtan daha büyük bir günah da o işlediği günahı açıklamak, onunla övünmek ve böbürlenmektir. Nitekim bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Günahlarını açıklayanlar hariç bütün (samimi tevbe eden) insanlar affedilmiştir. İnsanlardan biri geceleyin bir günah işler, Allah-u Zülcelâl günahını örtmüştür. Ancak, sabaha çıkınca Allah-u Zülcelal’in örttüğü perdeyi açar ve günahını (insanlara) anlatırsa işte bu affedilmez.” (Buhari, Müslim)

DIŞ GÖRÜNÜŞÜNÜZE TAKILMAYIN. BUNLARI UYGULAYIN, GÜZELLEŞİN!

 

Bir kişi ne kadar bayağı çehreli olursa olsun, eğer iyi kalpli ise, tanıdıklarına güzel görünebilir. Elverir ki; güzellik düşüncesini - görünen güzellik değil, kalp güzelliğini, ruh güzelliği düşüncesini-alışkanlık halinde zihninde mevcut bulundursun.

 

Hakiki güzelliğin sırrı sevgi taşıyan iyi bir kalptir; her yere ışık, sevinç saçmak arzusudur.

Sevgi ve neşe eğilimleri kadının çehresine akseder, ona güzellik verir. İyi karakter sahibi olmak arzusu ve gayreti hayatı güzelleştirir.

 

İnsanın dış yüzü iç yüzünün aynası olduğuna göre gerek çehre, gerek hareketler alışkanlık haline gelmiş düşüncelerin, hâkim duyguların tesirinde kalırlar. Eğer kalbinizde güzellik, iyilik, sevgi duyguları diğer duygulara üstün yer tutmuşsa; her gittiğiniz yerde uyum, yumuşaklık, ruh güzelliği izlenimler bırakırsınız. O suretle ki, hiç kimse çirkinlik ve sakatlığınıza dikkat bile etmeyecektir.

 

Mükemmel güzellik-ki; yüz çizgilerinin düzgünlüğünden çok daha makbuldür- herkesin elindedir. Bazı gençler çirkin saydıkları bir çehre uygunsuzluğundan o kadar mahzun olurlar ki bu mahzun halleri onları gerçekten çirkinleştirir. Hakikatte zanlarının yarısı kadar bile çirkin değillerdir; eğer hassas, alıngan olmasalar başkaları çirkinliklerinin farkına bile varmazlar. Hassaslıktan kurtularak fıtri tavır takınsalar, sebatlı gayret sayesinde şenlik, canlılık, şakacılık, hatır okşayıcılık gibi vasıflarla güzelleşirler.

 

Bir genç kız tanıdım. Kadınlık çağına yaklaştığında o kadar büyük ümitsizliğe düştü ki, intiharı bile düşündü. Bereket versin bu ümitsizliği uzun sürmedi. Büyük gayret sarf etti ve insanlardan kaçmak yerine bütün tanıdıklarının halleriyle ilgilenmek, herkese elinden gelen yardımı yapmak suretiyle insanları kendine çekmeye azmetti. Maddi görünüşü kat kat telafi eden kalp meziyetlerini yükseltmek için bütün gayret ve iyi niyetini kullandı. Gittiği yerlerde kimsesiz, kederli birine rastlasa derin alaka gösterir, hemen dostluğunu kazanırdı. Nükteli ve zarif sözler söylemek, parlak ve şen görünmek için zihnini neşeli ve sevinçli düşüncelerle beslemeye; iyimser olmaya itina etti. Çok geçmeden, bir zaman yanından kaçan kişiler, etrafını almaya ve onu sevmeye başladılar. Böylece ruh güzelliğini yükseltti.  Çizgilerin inceliği ve şekillerin düzgünlüğünden ibaret olan maddi güzellikten çok üstün ruh güzelliği, yaşı ilerledikten sonra da devam etti. Gittiği yerlerde etrafına neşe ve cesaret ışığı serpti. Kendini öyle sevdirdi ki herkes ona gıpta etti.

 

Her dürüst iş, doğru düşünce çehreye güzellik damgasını basar. Ruskin

BULAŞICI BİR HASTALIK: MUTSUZLUK

BULAŞICI BİR HASTALIK: MUTSUZLUK

Dikkat: Az sonra okuyacaklarınızı bilmek değil, uygulamak önemli.

 

Yorgunluk hissi bir süre sonra devamlılık arz eder ve yerini mutsuzluğa bırakır. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara yapışık bir hayat sürmektedirler.  Neredeyse tuvalete bile araçla gidecek bir kültüre sahip olduk. Bundan vazgeçin. Gideceğiniz yerin beş dakikalık mesafe gerisine yada ilerisine aracınızı park ederek yürüyün. 4–5 kattan büyük binalarda yaşıyor ya da çalışıyorsanız yarısını yürüyerek yarısını asansörle inip çıkın. İş yerinizde oturarak çalışıyorsanız, her saat başı kalkın ve odanızda dolaşın. Kendi çayınızı, yemeğinizi kendiniz alın. Odanızda yemek yerine, mutfağa ya da başka bir odaya gidin.

 

Haftada 3 gün mutlaka 45 dakika yürüyün. İmkânınız varsa bunu deniz kenarında yapın. Yeşil alanları tercih ediyorsanız yüksek yerleri seçin. Çünkü orada ozon yoğundur. Ozon kandaki zararlı atıkları yok eden, kanı oksijenle temizleyen, hücreleri yenileyen bir moleküldür. Unutmayalım ki hareket beynimizdeki mutluluk hormonlarını salgılar.

 

Her gün mutlaka duş alın; önce sıcak, sonra soğuk su geçişleriyle bedeninize jimnastik yaptırın. Suyun tedavi etkisini unutmayın. 15 günde bir masaj yaptırın.

 

Hayatınızda yeni sayfalar açmak için fırsatlar oluşturun. Arkadaşlık edeceğiniz kişileri iyi seçin. Unutmayın ki mutluluk gibi, mutsuzluk da bulaşıcıdır. Değerli vaktinizi mutlu, sevgi dolu, pozitif, enerjik, buluşçu, gülebilen insanlarla geçirin. Mizahla ilgilenin, ciddi takılmayı bırakın, içinizdeki doğal sese, çocuğa kulak verin. Güler yüzlü, neşeli insanların daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü olduğunu unutmayın.

 

Hayli zamandır işinizden memnun değilseniz, parasına bakmadan zevkle yapacağınızı, çalışacağınız işe geçin. Ekonomik sebeplerle devam etmek zorundaysanız işkencenizi azatlamak için bakış açınızı değiştirin. “ Bu gün bu işteyim, paraya ihtiyacım var, bunu bana sağladığı için işi iyi yapmalıyım!” şeklinde düşünün. Bu sürede işinizi sevseniz de sevmeseniz de iyi, güzel, ciddi şekilde yapın. İşin önemsenmesi kendinizin önemsenmesidir. Her iş başvurunuzda eski işinizle ilgili sorular sorulacaktır. Arkanızda güzel hatıralar ve başarılar bırakmalısınız. Bunlar size her zaman referans olacaktır.

 

Dürüst, güvenilir, yürekli insan olun. Özünüz ve sözünüz bir olsun. Unutmayın ki, yalan söylemek çok daha zordur. Çünkü yalan söylerken hep o yalanı hatırlamak ve dikkatlik konuşmak zorunda kalırsınız. Kendini için istemediğiniz şeyleri başkaları için de istemeyin. Duygu ve düşüncelerinizi yeri geldiğinde açığa vurun. İyi niyetli, sempatik, gülümseyen, yardımsever insan olun. “Her söylediğin doğru olsun; fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.” ilkesini unutmayın. Öfkenize hakim olun, kendinize zaman tanıyın, ondan sonra harekete geçin. Aklınızla duygunuzu beraber kullanın. İyi bir sırdaş ve dost olun. Dostlarınızı, arkadaşlarınızı, akrabalarınızı arayın, hal hatır sorun. Sevdiklerinize küçük de olsa zaman zaman hediyeler alın. Zor günlerinde dostlarınızı yalnız bırakmayın.

 

…ve unutmayın mutluluk karşımıza çıkmasını beklemekle değil, karşısına çıkmayı bilmekle sağlanır.

NERDEYDİK, NEREYE GELDİK

Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.

Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

 

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler.

 

Kanuni sordu:

—Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikâyetin mi var?”

Köylü,
- “ Ben şikâyet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”


**********


Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı.


Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.


Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahip, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:

 
- ” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!”

HEDEFLERİNİZDEN VAZ GEÇMEYİN

İlköğretim yedinci sınıfa giden öğrenciden öğretmeni büyüdüğü zaman ne olacağı ve ne yapmak istediği ile ilgili bir kompozisyon yazmasını ister.

 

Çocuk, bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazar. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlatır. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizer. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterir.


Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesidir.
İki gün sonra ödevi geri aldığında, kâğıdın üzerine kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "sıfır" ve " dersten sonra beni gör" uyarısını görür."Neden sıfır aldım ?" diye merakla sorar hocasına.

 

" Bu ödev, senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal " der hocası. " Paran yok. Gezgin bir aileden geliyorsun. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da almalısın. Bunu başarman imkânsız" der ve ekler : " Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."


Çocuk evine döner. Uzun uzun düşünür. Babasına danışır. "Bak oğlum," der babası, "bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu, senin için oldukça önemli bir seçim."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürür hocasına. Ve der ki : "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin... Ben de hayallerimi."
İlköğretim yedinci sınıf öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev ise şöminenin üzerinde asılı...

O İNSAN; SEN

Bir gün ormandaki eşeklerin hepsi çalışmaya gitti. İçlerinde tembel olan bir eşşek vardı, o çalışmaya gitmedi. Arkadaşları çalışmaya gidince ormanda canı sıkıldı. Ne yapacağını düşündü uzun uzun… Hiç acele etmedi karar vermekte. Çünkü daha çok vakti vardı. En sonunda saklambaç oynamaya karar verdi. Sonra düşündü; kim ebe olacak kim saklanacak. Olsun dedi. Hem ebe olurum. Hem de saklanırım. Yüzden geriye doğru saymaya başladı. Yüz, doksan dokuz, doksan sekiz, doksan yedi... üç, iki, bir, sıfır. Sağım solum sobe, saklanmaya ebe, dedi. Sonra orman içinde kendini aramaya başladı. Aradı, aradı… Arkadaşları işten döndüğünde bizim eşşek hala kendini arıyordu. Hatta arkadaşlarına kızmaya başladı, sizin yüzünüzden bulamıyorum aradığımı diye… Aradan günler geçti. Bizim eşşek ne aradığını bile unuttu, tek işi vardı, sadece aramak…

 

Hemen belirteyim ki şu an içinden ‘eşşek yazılmaz, eşek yazılmalı‘ diye düşünüyorsun.  Evet, haklısın, fakat şu an bir eşekten değil,  başarısızlığı için başkalarına kızan ve kendi kendini arayan bir eşşekten bahsediyorum.  : )

 

Eğer bir gün sen de başarısızlığı için hep başkalarını suçlayan, mazeretler üreten birini görürsen ona yavaşça yaklaş. Başarısızlığına sebep olan kişiyi görmesi için eline bir ayna ver. Tabi görebilirse…

 

Liseye gittiğim yıllardı. Çok soğuk bir kış gününde okula giderken arkadaşımın çalıştığı dükkâna uğradım. Soğuktan kulaklarım, burnumun ucu kıpkırmızı olmuştu. Dükkânda arkadaşımın daha yeni yaktığı soba sesli sesli yanıyordu. Sobanın başında olmanın tadını çıkardım. Arkadaşım bir de çay demlemişti sobanın üstünde. Yanında peynir, ekmek, zeytin de vardı. Çok şanslısın, dışarısı buz gibi, keşke ben de hiç buradan çıkmasam dedim arkadaşıma. Arkadaşım, keşke ben de senin yerinde olsaydım, okuyabilseydim dedi. O esnada içeriye arkadaşımın patronu girdi ve gençler gençliğinizin kıymetini bilin, keşke sizin yerinizde olabilseydim dedi.

 

Anladım ki herkes kendini tanımak ve kendi olmanın keyfini çıkarmak yerine başkalarına imreniyor hep. Ama bu sonu olmayan bir döngü değil mi? Yarın da bu gününü özleyeceksin.

 

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, söz öğrencilik yıllarımıza geldi. Keşke tekrar öğrenci olsak, okula gittiğimiz günlerimize dönsek, dedi arkadaşım.

 

İnsan küçükken büyümek ister, büyükken çocuk olmak ister. Öğrenciyken meslek sahibi olacağı günleri bekler, meslek sahibi olunca öğrencilik yıllarına dönmek ister. Askerdeyken teskere olacağı günü iple çeker, teskere olunca bir ömür askerlik hatıralarını özler. İnsan işte : )

 

Kimse bu günü yaşamanın, bu günde olmanın keyfini çıkarmaya çalışmaz. Zaman o kadar büyük ki, kaç milyar sene olmuş dünya kurulalı bilen yok. Bu sabah doğan bebek de dâhil olmak üzere yüz sene sonra, şuan yeryüzünde olan insanların hiçbirisi hayatta olmayacak. Şu an oturduğun yer belki de yüzlerce sene sonra dev bir alış veriş merkezi olacak. Belki de harpten çıkmış, darmadağın bir yer olacak. Belki de dev bir hastane olacak. Düşündükçe insanın beyni ürperiyor.

 

Zamanın büyüklüğü karşısında ömrün o kadar az ki. Bu azıcık ömrü dolu dolu yaşa. Tozu dumana kat. Sev kendini. Her şey senin elinde... Bu azıcık ömrü başkalarının kararlarıyla yaşama. Bu hayat senin hayatın… Akıllı ol. Kendi kararlarını hep kendin ver. Unutma, hayatta tek hakiki dostun var: SEN  

MUTLU OLMA SANATI

Elimizdeki fırsatları değerlendiremiyoruz. Değerlendirmek bir tarafa sahip olduğumuz fırsatların çoğu zaman farkında bile değiliz. Mutluluğu hep uzaklarda arıyoruz. Güllere ulaşmak için uğraşırken ayaklarımızın altında ezilen nadide çiçekleri öyle eziyoruz ki… Çok yazık ediyoruz hem kendimize, hem de ezip geçtiğimiz bütün güzelliklere.

 

Güneşin farkında bile değilsin. Oysa her gün senin için doğuyor. Evet, o koskocaman dev enerji kaynağı Güneş… Tamamen senin için doğuyor. O güneş senin güneşin. Düşünsene, sen öldükten sonra güneş doğmuş doğmamış ne önemi var. Şimdi doğuyor ve sen onu kullanıyorsun. Sabah kalktığında güneşe bakıp; amma da ihtişamlı bir güneşim var deyip tebessüm edemiyorsan, sahip olduğun böylesine bir nimetin farkında değilsin. Su, hava, hepsi öyle… Yaratıcı her şeyi sen dünyaya gelmeden senin için hazırlamış. Öldükten sonra bunları kullanamayacaksın. Şimdi kullan ve bunları kullanmanın mutluluğunu yaşa.

 

Yarını bekleyerek mutluluğu arama, dünü de bir kenara bırak zaten geçmiş, ama bugünü asla bırakma. Bugünün bir daha asla doğmayacağını bir düşün. Ve bu günü dolu dolu yaşa, sahip olduğun her güzelliğin tadını çıkar.

 

Nasrettin hocaya sormuşlar. Hocam kıyamet ne zaman kopacak diye. Demiş ki; Hanım ölünce küçük kıyamet kopacak, ben ölünce büyük kıyamet kopacak.

 

Sen öldükten sonra bin sene sonra kıyamet kopsa ne, bir gün sonra kıyamet kopsa ne? Sen zaten ölmüşsün ve senin kıyametin kopmuş. Şu an eğer söz gelimi kırk yaşında isen Türkiye de yaş ortalaması yetmiş olduğuna göre demek ki senin için kıyamete otuz sene kalmış. Belki de yaş ortalamasına bile ulaşmadan kıyametin kopacak.

 

Ayakkabıları olmadığı için çok üzülüyordu. Ta ki caddede ayakları olmayan adamı görene dek…

 

Sahip olduğun o kadar çok güzellik var ki. Bunları bilinçsizce kullanıyorsun, senin olan birçok güzelliği göremiyorsun. Bu yüzden de mutluluğu yakalayamıyorsun. Eşin, çocukların, Annen, baban, kardeşlerin bunlar hep bir güzellik değil midir? Onlara sevgini şuan ifade edebilirsin. Yarın öldüklerini düşün. Nasıl da üzülürsün. Ama şu an hayattalar. Onlarla birlikte olmak güzelliğinin farkında değilsin.

 

Sevgili ve biricik Peygamberimiz toprağı göstererek arkadaşlarına buyurdular ki; toprağın altında ne var biliyor musunuz? Değişik cevaplar geldi herkesten. Ey Allahın peygamberi! Toprağın altında kumlar, dağların altında da çakıllar var dediler. Benzer cevapları dinledikten sonra buyurdular ki: Toprağın altında pişmanlık vardır. Sahip olduğu güzellikleri değerlendiremeyen bir hiç gibi gelip, öylece gidenlerin feryatları vardır.

 

Akıllı insan bardağın dolu tarafına bakarak mutlu olur, boş tarafına bakarak eksikleri gidermeye çalışır. Dünyada mutlu olmak için de, sonsuz âlemde mutlu olmak için de bütün ama bütün fırsatlar şuan senin elinde. Bunları görüp, farkına varıp mutluluğu yakalamak yerine bu güzellikleri görmezden gelirsen, çok üzgünüm ama boşuna akıllıyım diye geçinme!

 

Her şeyin en güzeli açıklayan Allah Rasülünün ifadesi ile yazımızı nihayete erdirelim.

Hayatta 5 şeyin kıymetini bilirsen, mutlu bir hayat yaşarsın: Hastalıktan önce sağlığın… Yoksulluktan önce zenginliğin... Meşguliyetten önce boş zamanın... İhtiyarlıktan önce gençliğin... Ölmeden önce hayatın…